Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Zebani Hasadı

Mayıs 2010

“Tavşan kaç, tazı tut. Bir iki, bir iki. Tavşan kaç tazı tut!”

Karanlık gökyüzünde tek bir yıldız bile görünmüyordu. Ayın belli belirsiz ışıkları önünü kapatmış bulut kümelerinin üzerinde bir sisten ibaretti. Bir kadın, yeni yağmış yağmurdan ıslak arnavut kaldırım sokaklarda ağlayarak koşuyordu. Sarı saçları ıslanmış, terleyen yüzüne yapışıyordu. Korku dört bir yanı sarmıştı. Sakince yürüyen bir kedi karşısına çıkana kadar koştu. Kediye çarpmamak için aniden sağa döndü ve ayağı takılıp yere düştü. Bileği burkulmuştu. Kaçamıyordu. Korku dört bir yanını sarmıştı. Ayak sesleri ve karanlık bir şiirin sonsuz dizeleri kulağına çarpmaya başladığında gözlerini kapatıp, kaderine lanetler yağdırdı.

**

Okumaya Devam »

Sisler ve Balıkçı

Mayıs 2009

Sislerde bir kapı açılır,
Kapıda bir pencere,
Pencerede bir ışık
Mavi bir göz
Ve küçük yılanlar
Kuşların çığlıkları
Ve koşarsın
Ne olduğunu bilmeden

Okumaya Devam »

Fare

“Tatatam, gösteri başlıyor!” dedi insan maskeli fare.

“Bugün her birimiz, erm, insan kılığındayız. Yok. Ben oyuncuyum, sizler izleyicisiniz. Ben bir fareyim, sizler insansınız. Hepimiz maskeler giydik. Ben insan maskesi giymiş bir fareyim! Ben fare maskesi takmış bir insanınm. Ya da en basiti ben sizin bir yansımanızım. Eheh. Ne kadar güzel değil mi?”

Okumaya Devam »

Anın Ruhu

Dönergeç dedikleri aletin yanındaki kafe, seyyar masalarla çevriliydi. Bu seyyar masalardan en içeridekinde birbirine çok benzeyen iki adam oturmaktaydı.

“Bak, aslında şimdi zamanı değil. Anlıyor musun?” dedi birincisi.

“Kahretsin, dayanamıyorum.” Diye cevap verdi ikincisi.

İkisi de çaylarını yudumladılar. Fincanı tabağın üzerine koydular, nihalenin üzerindeki çaydanlıktan bir bardak daha çay doldurdular, ılık çayı bir dikişte bitirip ayağa kalktılar. Ellerini sakince bellerine götürüp, iki silah çıkardılar.

Okumaya Devam »

Meleksizleşme Yolunda..

Meleksizler isimli yazımı ilginç bir şekilde beklediğimden daha ciddiye almaya başladım. Bunda Hakan Abi’nin etkisi büyük. Oradaki yorumların etkisi de büyük. Hikayeyi temelinde bir kurtadamın gözünden insanlara bakış olarak yazmak istemiştim. Ancak olay çok farklı boyutlara gitti ve Arlinon’un deyimiyle “kağıt üzerinde film çekmek” işine iyice alışmaya başladım. Turuncu için bu yorumu yapmıştı. Meleksizler için de bu çeşit bir kurgu deniyorum. Sonraki bölümbiraz sert olacak gibi. Haydi bakalım :)

Hoşuma gitti bu blog işi :)

Rüyaya Uyanmak

Temmuz 2009

“Rapid Eye Movements..” Profesörün sözleri çok garip, aslında son zamanlarda bahsetmesi pek moda olan bir konu bu. Lucid Dreaming diyorlar bilimsel literatürde. Hayal ettikçe ne kadar mükemmel olduğunu kavrayabiliyorsunuz. İnsana zevk veriyor düşüncesi bile. Yine aniden parlayıp sönen o aptal furyalardan biri olduğunu düşünmemek de oldukça güç. Birkaç kez denedim bunu hiç başarıya ulaşamadım.

“işte asıl önemli nokta kişinin bu evrede farkına varmasıdır olayın.” Profesör mantıklı konuşuyordu. Eğer rüyanızın ortasında rüyada olduğunuzun farkına varırsanız, rüyanın kontrolünü elinize geçirebilirsiniz, ve kendinize inanılmaz bir dünya yaratırsınız. Konferans bitene kadar uçmanın nasıl bir his olduğunu düşledim, yüzümde aptal bir sırıtışla koltukta oturmak etrafımdakilere ilginç şeyler hissettirmiş olabilir. Ancak bence onlar da bu düşünceler içerisindeydiler.

Okumaya Devam »

Turuncu

Anahtar Kod 001 işlemde. İşleniyor. İşlem tamam. Son kontrol için kalan süre on saniye. Dokuz, sekiz, yedi…”

Orang, aletin içinde biraz sonra yaşayacağı şeyi beklerken heyecan duymuyordu. Aslında bunu ne daha önce yaşamış ne de hakkında bir şey duymuştu. Orang’ın pek bir şey bildiği de söylenemezdi. Sadece yapması gerekeni biliyor ve buna nasıl ulaşacağına dair yöntemlerin hesabını yapıyordu. O bir robottu. Varoluşunun başlangıcında ne olduğuna dair hiçbir bilgisi yoktu. Çünkü bunlar kendisine işlenmemiş, asla da işlenemeyecek bilgilerdi. Örneğin, uzun uğraşlara rağmen eski Go şampiyonu Huma’nın hamleleri tekrarlandığında, oyun, veritabanında kayıtlı olmadığı için işlem yapamamış ve onu yenememişti. İnsan yaşamı etkeni asla robotlara katkı olarak sağlanamıyordu. Orang’ın bilincine bu yerleştirilmişti. Ona insan varlığının hangi durumlarda kendi varlığı olan robottan üstün olduğu öğretilmiş, bu durumlara düşmemenin yolları gösterilmişti. Çünkü Orang, en önemli deney olmasına rağmen başarısız bir androiddi.

**

 

Okumaya Devam »

Üç Damla

Uzun saçları hafif rüzgar esintisiyle savrulurken, Nela gülümsemekten hiç gocunmuyordu. Aslında gülümseme aşamasını çoktan geçmiş, artık suratına koca ve manyakça bir sırıtış yerleştirmişti. Temiz ve yumuşak yüzünde ince dokunuşlar yapan saçları ona tam bir katil havası veriyordu. Doğuştan gelen en sevdiği özelliği, dudaklarının kan kırmızısı olmasıydı ve bu tarz durumlarda, sırıtışını daha da etkili kılmak için bundan daha iyi bir ödül olamazdı.

Karşısındaki varlıklar acı çekmiyordu. Acınası diyordu Nela hep. Varlıklara her zaman acırdı ve bu yüzden hiçbirinin acı çekmesini istemezdi. Onları öldürmek için beklemez, bıçağını boyunları doğrultusunda çekiverirdi. Şimdi ayaklarının altında iki ceset, karşısında korkmuş, dişlerini zangırdatan bir adam ve karanlık gecede, ay ışığının altında kendini göstermekten onur duyan bir kara kediyle birlikte zamanın getireceklerini düşünüyordu. İşini düşünmeden yapmayı severdi, ama karşısındaki beyaz giysili adam, o kadar korkmuştu ki, kaçmaya bile yeltenemiyordu. Nela, insanların neden öldüklerini düşünmek zorunda hissetti kendini. Madem ölecekler, neden huzurlu yaşamak gibi bir varsayımsal amaçla dünyaya geliyorlardı? Sol elinden akan bir kan damlası, ayaklarının altındaki kan nehrine düştüğünde kendine gelmişti. Kara kedi patilerini kırmızı kanla kirletmekten hiç korkmadan beyaz giysiler içindeki adama doğru yürüdü.

Yeşil gözlerini adama hiçbir heyecan belirtisi olmadan dikti kedi. Aslında normal zamanda düşünmekle işi olmazdı. Ama karşısındaki beyaz giysili adam o kadar korkmuştu ki, kendisini kovmaya bile yeltenmiyordu. Kedi o zaman düşünmenin zamanının geldiğini anladı. İnsanoğlu olmasa o şu evrimsel noktada nasıl yaşıyor olurdu? Bu lanet yaratıklar onların gelişimini ne yönde etkilemiştiler? İleriye mi gitmişti kediler insanoğlunun çöplerini karıştırarak, yoksa geriye mi? Arkasında duran kırmızı dudaklı ve apaçık tenli kadının parmağından damlayan bir damla kan, ayaklarının altındaki kan nehrine düştüğünde kedi kendine geldi.

Kedi aniden sıçradı ve kara patilerini utanmazca gürleyen gök gürültüsüyle birlikte, korkmuş adamın gözüne geçirdi. Adam o anda çığlığı koymuştu çünkü kırmızı dudaklı kadın bıçağı karnına saplamıştı. Nela’yı tanıyordu. Bir insanı zorunlu olmadığı sürece karnından bıçaklamazdı. Ancak yüzündeki keskin acı, ona bunun sebebini daha iyi yansıtıyordu. Acımasız bir katil, küçük bir kedi, iki ceset, lanet bir herif, koca bir dolunay, bu şartlar altında su bile yüz derecede kaynamaz, diye düşündü korkan adam. Genelde düşünmekle işi olmazdı Ama korku denen şeyin, aslında bilinmeyene olan istek ve bilinmeyenin bilinmemesine dair hüznün bir birleşmesi olduğu fikri de aklında o an çakmıştı. Ölürse diye korkuyordu beş dakika önce beyaz giysilerinin ceplerinde silahını ararken. Ama şimdi, ölümden sonra karşısına gelecek olan şeyin merakıyla dolmuştu. Kara bir kedi tarafından öldürülmenin verdiği utançla yanacak mıydı? Güzel bir kadının kırmızıya boyanmış elleriyle öldürülmenin verdiği gururla yükselecek miydi? Ölüm onu sardığında düşünceler sır olarak sonsuza karıştı.

Kara kedi, işini yapmanın verdiği mutlulukla köşeyi döndü. Ara sokaklarda çöp artıklarının olması klişesinden kurtulmuş bir şehirde, ana sokaktaki çöp yığınına doğru adımlar hızlanır, arkadan sessiz adımlarla uzaklaşan ve küfürler fısıldayan kırmızı dudaklar unutulurken, ayın önünden ince bir bulut geçti.

Kör Okuyucu

Bir bardak su için neler vermezdim. Günlerdir yürüyordum ve artık tükenme aşamasına gelmiştim. O hastalıklı sarı denizin içinde tek umudum ufukta görünen karaltıydı. Dümdüz gökyüzüne yükseliyor ve tepede büyük bir yumak haline geliyordu. Bir ince çizgiye doğru yürümek hayatımı kurtaracaktı, kurtarmasa bile bana yürümek için bir amaç vermişti.

Neden bilmem, ama hayallerimdeki kuleyi anımsıyordum. Geleceğimin ve bugünümün aynasıydı geçmişim, ta ki o ayna kırılana dek. Ayna kırıldığında ne geçmişi anımsayabildim ne de önümü görebildim. Yavaş yavaş aklımda parladı görüntüler. Ne zaman mataramdan bir damla su dökülse, bir kadın görüyordum gözleri dolu dolu. Aynaya bakmadan görünümümü çıkarmaya çalışıyordum. Kördüm ve alfabe öğreniyordum. Devemin beni terk ettiğini idrak ettiğimdeyse on altı yaşımdaydım. Bu kez gülen gözler gördüm gözlerimin içine bakmaya utanan.

Okumaya Devam »

Oflaya Puflaya.

Nedenini bilmesem de caninanın yardımlarıyla açtığım blog’a ilk kez bugün yazıyorum. Muhtemelen sadece hikayeleri toplarım. Ama başka şeyler de gelir belki. Merakla bekleyenler(!) için.

www.kayiprihtim.org

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.